HERŞEY ASLINDA İYİ OLARAK YARATILIR

Yaratıcı’nın elinden çıkarken her şey iyidir; ama insan ne canlıların ne de eşyanın ilk haliyle kalmasına izin verir; her iey, değiştirmek ve dönüştürmek ister. Toprağa, ağaçlara, iklime ve mevsimlere müdahale etmekle kalmaz, kendi cinsini de şekillendirmek , ona bir biçim vermek ister. Doğrusu insandaki bu değiştirme ve biçim verme tutkusu olmasaydı, her şey daha kötü olurdu. Yer yüzünde bir medeniyet oluşturma arzusundan olsaydık ve yavrularımızı doğduğu andan itibaretn kendi hallerine bıraksaydık, yaşanacak bir hayattan da söz edemezdik elbette.

Sıradanlıktan kaçınan ve kötülüklere karşı yavrusuna kol kanat geren şefkatli ve sağduyulu annelere sesleniyorum; çocuklarınızın eğitiminde en önemli görevi sizin üstlendiğiniz su götürmez.

Eğer, Yaratıcı bu sorumluluğu babalara yüklemiş olsaydı onlara süt de verirdi. Bitkiler ziraatla, insanlar terbiyeyle yetiştirilir. Eüer, insan büyük ve kuvvetli doğmuş olsaydı, boyu ve kuvveti onları kullanmayı öğreninceye kadar kendisine lazım olmayacaktı. Üstelik yardıma ihtiyacı olmadığını anlatan görünümüyle annesinde bir şefkat uyandırmayacağından, belki de sefaletten ölecekti.O halde çocukluk halinden şikayet etmeye hiç gerek yok; çünkü insan , hayata çocuk olarak başlamasaydı insan ırkı mahvolurdu.

ALIŞKANLIK KİŞİLİK DEĞİLDİR

Deniliyor ki kişilik, alışkanlıklardan ibarettir. Zorla kazanılan ve kişiliği aslan boğmayan alışkanlıklar yok mudur?
Bir bitkinin doğal büyüme seyri vardır. Ancak istediğiniz şekli vermek için onu zorladığınızda, bir müddet, yönetlttiğiniz istikamete doğru uzar; serbest bıraktığınızda tekrar doğal istikametine döner.

Hassas olarak doğuyoruz ve doğuştan itibaren bizi kuşatan eşyalardan çeşitli şekillerde etkileniyoruz.böylelikle duyularımızın farkına vardıkça, onları doğuran eşyayı tanımak ve onlardan kaçmaya yatkın oluyopruzç Öncelikle bu eşyanın bize hoş veya nahoş gelmesine, sonra kendimizle eşya arasında kurduğumuz bağlantıya, nihayet aklın bize verdiği mutluluk ve olgunluk fikri hakkında edindiğimiz hükümlere oranla ne kadar hassas ve anlaışlı olursak yeteneklerimiz o kadar genişliyor ve yerleşik hale geliyor.Fakat alışkanlıklarımızın baskısı altında anlayışımız az çok değişime uğruyor. O halde her şeyi bu ilk yönelişlere bağlayabiliriz.

Peki bir insanı kendisi için eğitmek gerekirken, başkaları içieğitilmek istendiğinde ne yapılmalı? O zaman ahenk ve imkansızlaşır. Kişilik ile toplumsal kurumları karşı karşıya getirdiğinizde bir “insan” ya da bir “vatandaş” oluşturmaktan birini tercih etmelisiniz. Çünkü her vatansever kendi ülkesiyle ilgili düşünür ve yabancılara karşı haşindir.

RUHSAL KARMAŞA NEREDE BAŞLIYOR?

Zayıf doğuyoruz, kuvvete ihtiyacımız var. Her şeyden mahrum doğuyoruz, yardıma ihtiyacımız var. Yaşamak için gereksinim duyuğumuz her şeyi bize eğitim veriyor. Peki eğitimi bize kim veriyor? Yaşadığımız süre boyunca insanlar tarafından eğitiliyoruz ve bizi etkileyen olaylardan edindiğimiz tecrübeyle olgunlaşıyoruz. Bize eğitim veren insanların bizim için çizdiği yol ile yaratılışımıza uygun olan yol zıt yönleri çizdiği yol zıt yönleri işaret ettiğinde ise ruhi karışıklıklar yaşıyoruz. Yürümemizi istedikleri yolun sonu bize mutluluk getirmeyece, ancak diğer yolda yürümemiz için de teşvik edilmiyoruz. Bütün hayatımız boyunca böyle çarpıştığımız ve dalgalandığımız için kendi kendimizle uyuşmadan, ne kendimiz için ne de başkaları için iyi işler yapmadan hayatımızı tamamlıyoruz.

Çocukları, yetenekleri ortaya çıkarmaları ve olmak istedikleri şeyi olmaları için özgür bırakmalıyız. Biz onlara hakim, asker ya da din adamı olmalarını değil yaşamayı öğretebiliriz ve onlar bir meslek sahibi olmadan önce insan olmalılar. Çünkübir insan ne olmak istiyorsa ya da ne olması gerekiyorsa onu olabilir, sonra vazgeçip başka bir şey olabilir; ama o daima kendisi olarak kalacaktır.

Biz onlara hakim, asker ya da din adamı olmalarını değil yaşamayı öğretebiliriz ve onlar bir meslek sahibi olmadan önce insan olmalılar. Çünkü bir insan ne olmak istiyorsa ya da ne olması gerekiyorsa onu olabilir. sonra vazgeçip başka bir şey olabilir:; ama o daima kendisi olarak kalacaktır.

Bütün yerleri işaretlenmiş olan sosyal alanda, herkes kendi yeri için yetiştirilmelidir. İçinde yaşadığı toplumda “kendi yeri” için yaratılan bir parça (insan) oradan çıkarılırsa artık hiç bir işe yaramaz. Eğitim, kadarin ve anne-baba eğilimlerinin uyum sağladığı oranda yararlıdır.


Çocuğun sadece bir kişi tarafından terbiye edilmesi doğru değildir, kaldı ki böyle birşey imkansızdır. İnsanların yaşadıkları şehirden hiç dışarıya çıkmamalarını, mevsimlerin hiç değişmeden devam etmesini istemeye benziyor bu.

Bir çocuğu odasından dışarıya hiç dışarıya çıkarmadan, daima aynı insanlarla muhatap olmak zorundaymış gibi terbiye etmek kadar anlamsız bir yöntem hayal edilebilir mi? Böyle bir eğitim gören çocuğun mahvolması için yeryüzünde bir adım atması , bir basamak inmesi yeterlidir. Çocuğu üzüntüden uzak tutmak yerine ona hissetmeyi öğretmeliyiz. Kimi anne-babalar yalnızca çocuklarını nasıl koruyacaklarını düşünüyorlar; oysa bu yeterli değildir. Ona kendisini nasıl koruyacağını, hayal kırıklıkları ve felaketler karşısında nasıl güçlü duracağını ve her türlü yaşam koşulunda nasıl hayatta kalacağını öğretmek gerekir. Çocuğu yaşamdan koparıyorsunuz ve bunu onu korumak adına yapıyorsunuz;oysa onu donanımlı bir şekilde yaşamın kollarına atmalısınız. Hem yaşamak yalnızca nefes almak değildir ki, işlemektir; uzuvlarımızı, kendimize özgü yanlarımızı, alışkanlıklarımızı, bize var olduğumuz hissini veren bütün donanımımızı kullanmaktır. En çok yaşayan insan en çok yıl yaşamış olan değil, hayatı en çok hissetmiş olandır.

 

KUNDAK BEBEĞİN ÖZGÜRLÜĞÜNÜ SINIRLAR

Çocuk, annesinin karnından çıkar çıkmaz kol ve bacaklarını kımıldatma özgürlüğünü tadar; ancak bu hürriyeti kısa zamanda elinden alınır. Başı başlanır. bacakları uzatılır, kolları vücuduna birleşitrilerek kundağa sokulur. Hareket etmesine imkan tanınmayacak bir şekilde sarıp sarmalanmıştır ve artık bir kötürümden farksızdır. Kundak, çocuğun kan dolaşımını sekteye uğratır, kuvvetlenmesine ve büümesine engel olur. Çocukların kundağa konulduğu toplumlarda kambur, topal, çarpık çurpuk kısa bacaklı ve kemikleri hastalıklı adamların dolaştığı görülür. Çocukların vcutları bozulacak korkusuyla serbest hareket etmelerini engeller, ancal bilmezler ki asıl bozukluk vucudu baskı altına almakta olur. Böylesine bir baskıya maruz kalmak çocuğun mizacına etki etmeyecek midir? İlk hisleri elem ve sıkıntıdır, hareket etmek ister ancak engelle karşılaşırlar . Kürek mahkumu bir suçludan daha şanssız olan bu çocuklar, boşuna gayret ederler,kızarlar, bağırırlar,Çaresizce ağlamalarına şaşmamak gerekir; çünkü , sizden ilk aldığı şey zincirlerdir ve durumlarından hoşlut olmadıklarını anlatmak için yabacıilecekleri tek şey ağlamaktır. Bu tarzda bağlanmış olsaydınız, emin olun siz onlardan daha fazla bağırırdırnız.

 

You may also like...

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir